Edebiyatı Yaşatan Sorduğu Sorudur

Murat Gülsoy’un son romanı “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” Nisan ayında çıktı. Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneğinde “Yaratıcı Yazarlık Atölye’sini” başarıyla devam ettiren Murat Gülsoy; 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkardı. 2001 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı, “Bu Kitabı Çalın” adlı kitabına, 2003 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü, “Bu Filmin Kötü Adamı Benim” adlı romanına verildi. Murat Gülsoy’la edebiyat, hayat, sağlık üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Siz Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik ve psikoloji eğitimi gördünüz. Hem mühendissiniz hem de çok sayıda romanın yazarısınız. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyorsunuz. Bunlarla birlikte yürüttüğünüz pek çok çalışmada var. Çok yönlü birisiniz. Bu kadar geniş yelpazeye nasıl yetişiyorsunuz?

Aslında hepsi birbiriyle ilgili bir biçimde. Mühendislikle edebiyat birbirinden uzak gibi dursa da birbiriyle örtüştüğü yönleri de var. TRT’de yaptığım programda edebiyattan beyaz perdeye uyarlanan eserleri inceliyorum. Mesela Albert Camus’un “Yabancı” eserini, Zeki Demirkubuz çekmiş. Onu izliyorum zaten romanı biliyorum. Anlatıyorum sonra Yaratıcı Yazarlık Atölye’sinde 5 Hafta 5 Roman’da yine Camus’ den bahsediyorum, Dostoyevsky’den bahsediyorum. Yani sonuçta bunlar birbiriyle üst üste geliyor, bir bütün. Hepsi birbirinden parça parça ayrı şeyler değil.

Beyaz perdeye aktarılan eserler hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce eserler ve filmler arasında nasıl farklılıklar var? Bir eseri mi okumayı tercih edersiniz yoksa izlemeyi mi?

Bu çok eleştirilen bir şey. Romanı katlediyor diye eleştirilir. Elbette romanı okunmalı ama ben buna çok katılmıyorum. Bir eserin başka bir eser doğurması önemli. O zaman o eserin gücünü gösteriyor aslında. Ne kadar uyarlanıyorsa, ne kadar yönetmen bundan ilham alıyorsa o kadar güçlü. Niye Sheakspear hala yorumlanıyor? Uyarlanması eserin gücünü yok etmiyor.

Edebiyatın gücü nereden geliyor?

Edebiyatı yaşar kılan şey verdiği cevap değil sorduğu sorudur. Sorduğu soru ne kadar bize dokunuyorsa, bir şeye karşılık geliyorsa ve hala cevabını bulamadıysak okumaya devam ediyoruz. Cevabını bildiğimiz bir şeyi okumaya devam eder miyiz? Dolayısıyla edebiyat eserini güçlü kılan şey; verdiği cevaplar değil sorduğu sorulardır.

Yazarlığa olan merakınız nasıl başladı? Çocukluktan gelen bir istek miydi? Bir de Oğuz Atay’ı çok seviyorsunuz, hangi yönlerinden etkileniyorsunuz?

Aslında çocukluğumda bu kadar çok yoktu. Daha ziyade resimle ilgileniyordum. Yazar olmayı bana düşündürten şey 17- 18 yaşında Oğuz Atay okumam oldu. Anladım ki edebiyat beni de içine alabilir. Benimde içinde yazabileceğim bir alan, eklenebileceğim bir silsile var diye düşündüm. Oğuz Atay okuyunca kendimi ona çok yakın hissettim. Belki mühendis olması, çok çağdaş, modernist bir çizgide olması, deneyselci olmasından etkilendim.

Edebiyat üzerine düşünmeyi seven birisiniz. Yazdıklarınızı okuduğumda analitik bir yaklaşım da ortaya çıkıyor. Romanlarınızı kurgularken nelerden besleniyorsunuz?

Bütün sanat yapıtları, özellikle edebiyatın kendisi ve hayat besliyor. Hayatın içinden kıvılcımlar oluyor. Bir şey yaşıyorsunuz, tanık oluyorsunuz, içinizden bir duygu geçiyor. O duyguyu bir kere inceliyorsunuz. Yazar olduğunuz zaman kendinizi de bir başkası gibi mercek altına alıyorsunuz. İç gözlem dediğimiz şey bu. Asıl kaynak oradan çıkıyor. Ama bunları nasıl yazacağımız, ne tür bir roman, ne tür bir öykü ne tür bir sinema yapacağımız da diğer yapıtlardan besleniyor yani şekil yönü sanattan, içerik yönü ise hayattan ve psikolojiden geliyor.

Boğaziçi Üniversitesinde Biyomedikal Mühendisliği’nde öğretim görevlisisiniz. Öğrencilerle olduğu kadar sağlık çalışanlarıyla da temas halindesiniz. Sizce sağlık alanında insanlarımızın neye ihtiyacı var?

Öncelikle eğitime ihtiyaç var. Sosyal bir şey bu. Sağlık görevlileri çok önemli bir iş yapıyor. Çalışma koşulları iyi değil, güvenceleri az. Son dönemde yaşanılanlarda bunu gösteriyor zaten. Zorluğu nispetinde kazanmıyor insanlar. O zamanda bu zor işleri yapacak fedakarlıkta ve zekada, beceride insanlar bu mesleklerden uzak duruyor. O zamanda bizim toplum olarak hayat kalitemiz düşüyor. Eczanelerde de benzer bir durum var. Nöbetçi eczaneler gece kepenk arkasından ilaç veriyor demek ki bu anlamda güvenceleri yok. Eğitim şart.

Son günlerde özellikle organik, sağlıklı beslenme çok konuşulan konulardan biri. Sizce sağlıklı beslenme sadece yiyeceklerle mi olur? İnsanlar bedenini beslerken ruhunu ve zihnini beslemeyi ihmal ederse bunun ne gibi sonuçları olabilir?

Son zamanlarda özellikle televizyon çok zaman alıyor. Televizyon büyük bir karnaval, panayır sonuçta. Panayırda ne vardır? En çok ucubeler vardır ve en çokta ucubelere bakarsınız. Sürekli ucubelere bakarsanız sizinde ruhunuz ucubeleşmeye başlar. O yüzden uzak durmakta fayda var. Elbette tamamen yok saymak mümkün değil zaten atmosferde o titreşim var. Popüler kültür her yerden sızıyor. Ruhu beslemek derken en azından kötü girdileri engellemek bir yöntem olabilir. O zaman yer açabilirsiniz. İyi müziğe, kitap okumaya, sohbet etmeye ve dinlenmeye. Bazen boş boş oturmak bile çer çöple kafayı doldurmaktan iyidir.

Öykülerinizde ya da romanlarınızda öncelikle okuyucuya aktarmak istediğiniz neler var?

Okuyucuya özellikle şunu öğreteyim bunu göstereyim gibi bir kaygım olmuyor. Yazarken zaten kişisel bir deneyim olarak yazıyorum. Daha sonra okurken gözden geçiriyorum elbette. Okuyucu anlatmak istediğim şeye ortak olsun istiyorum yoksa özellikle mesaj ulaştırmak gibi bir kaygım roman ve öyküde yok. Ama inceleme de var. 602. Gece ve Büyü Bozumu’nda farklı elbette.

İdeal bir okurdan ne beklersiniz?

Gerçeklikle ilgili kuşkularının artmasını bekleyebilirim. Mesela gerçeklikte o kadar göründüğü gibi olmayabiliyor demesini isterim.

Çok etkileyici bir yazı üslubunuz var. Psikoloji eğitiminin bu sürece katkısı oldu mu?

Psikoloji bilimi insan zihniyle uğraşan bir dal. İnsan davranışları, düşüncelerini inceliyor, araştırıyor. Edebiyatta öyle. Daha doğrusu benim edebiyata girdiğim kapı o. İnsan nasıl düşünür sorusunu araştırmanın yollarından biri edebiyat diye düşünmüştüm. Gerçek nedir, insan zihni nasıl çalışır soruları temel sorularım. Bu sorular beni de heyecanlandırdığı için psikoloji de yüksek lisans yaptım. İnsan zihni hikaye ile çalışıyor. Dil ile dünyanın nasıl kurulduğunun cevabı bir yandan da. İnsan zihni sürekli hikaye kuruyor. Hikayenizi nasıl kurduğunuz önemli. Bu da öğrendiğiniz hikayelere bağlı. Kültürel şablonlara bağlı.

Çağımızdaki insanlar sürekli bir belirsizlikle baş etme durumunda. Bazen sinema, tiyatro ya da romanlarla kendilerini unutup o dünyaya sığınmak istiyorlar. Oysa siz eserlerinizde hikayeleri, kurguları, karakterleri belirsizliklerle yüzleştirmek istiyorsunuz. İnsanlar aradıkları hakikatin gerçek olmadığını anladıklarında ya da bu kuşkuya kapıldıklarında, hazırlıksız yakalandıklarında çok hoşlarına gitmez. Bu riski alıyorsunuz? Neden?

Çünkü popüler kültür hazır çözümler zaten sunuyor. Bunların çoğu yanılsama yani yalanın daha kibarcası. Kuantum fiziği var mesela son dönemde kuantum diye bir şey uydurdular. Bütün bunlar hazır çözümler aslında. Gerçek sanatın ve hatta biliminde yapması gereken şey bunların aslında yalan olduğunu ima edecek, ifade edecek şeyler yapması. Ben neden çözüm sunayım? Popüler kültürler, idealizmler insana hazır çözümler ve mutluluk sunar. O atmosfere girersiniz, mutlu olursunuz. Siz orada iyi insan olarak varken dışarıdakiler kötüdür. Bu yanılsama içinde yaşar gidersin. Bunun bir hikaye olduğunu gerçek sanat eserlerini okuduğunuz zaman anlıyorsunuz. Popüler edebiyat bazen zamanını güzel geçirtir. Bazen bu da iyi olur. Bundan bahsetmiyorum ben ama sanat eseri dendiğinde popüler kitaplarda anlaşılmamalı. Bundan 20 yıl önce popüler olan bir kitabın adı akılda kalmaz ama bizler hala Dostoyevsky okumaya devam ederiz.

Günümüz insanlarının edebiyata olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bazı insanlar sadece tatile giderken bir kitap alıyor. Onu okuyor. Edebiyat hayatının bir parçası değil. Sadece okumak değil yazmakta hayatının bir parçası değil. Yazma sadece yazarlara özgü bir şey zannediliyor. Bu çok yanlış. İnsanların günlük tutması, not alması ve yaşamlarını kaydetmesi bence çok önemli. Bizde bu kurumlarda da yok mesela. Kurumlarında belleği oluşmuyor bu yüzden. Yazı yazmayan insan belleksiz insan oluyor. Yazan insanın okuması da değişiyor.

Röportaj: Öznur Karaeloğlu


Paylaş