PISA 2025’in Kazananı: Türkiye

PISA 2025'in Kazananı: Türkiye — Türkiye'nin fen bilimleri puanı 2015'te 425'ten 2025'te 494'e yükseldi

8 Eylül 2026’da açıklanan PISA 2025 sonuçları, eğitim dünyasında beklenmedik bir tabloyu gözler önüne serdi: OECD ülkelerinin büyük bölümü matematik ve okumada tarihinin en düşük ortalamalarını kaydederken, Türkiye üç alanda birden puanını artıran ve OECD içinde en fazla ilerleme kaydeden ülke oldu. Aynı sınavda, eğitimiyle yıllardır örnek gösterilen Danimarka ise “tarihinin en kötü sonuçları” olarak nitelenen bir tabloyla karşılaştı. Bu yazı, Türkiye’nin sonuçlarını önceki dönemlerle karşılaştırıyor, artışın olası nedenlerini ve LGS’deki “yeni nesil soru” dönüşümünün bu tabloya etkisini irdeliyor, son olarak Danimarka’daki düşüşü yorumluyor.

PISA nedir, ne ölçer?

PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı), OECD tarafından üç yılda bir uygulanan ve 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, okuma ve fen bilimlerindeki bilgilerini değil, bu bilgiyi gerçek hayattaki yeni ve tanıdık olmayan problemlere uygulama becerisini ölçen bir sınavdır. Sorular çoktan seçmeli ve açık uçlu olmak üzere iki temel formatta hazırlanır; genellikle gerçek yaşam senaryoları etrafında kurgulanır: iki güzergâhın mesafesini kıyaslamak, bir deney sonucunu yorumlamak ya da bir metnin yazarının amacını sorgulamak gibi. OECD’nin tanımına göre, temel yeterlilik eşiği olan “Seviye 2″ye ulaşan bir öğrencinin, kendisine doğrudan talimat verilmeden basit bir gerçek yaşam durumunu matematiksel olarak temsil edebilmesi beklenir.

PISA 2025’in kendisi de bir yenilik taşıyor: değerlendirmeye, “Dijital Dünyada Öğrenme” başlığı altında hesaplamalı düşünme ve blok tabanlı kodlamayı ölçen yeni bir alan eklendi. 2022’de matematik testine sınırlı biçimde giren hesaplamalı düşünme öğeleri, 2025’te ayrı ve daha kapsamlı bir değerlendirme alanına dönüştü.

Türkiye’nin tablosu: On yıllık bir toparlanma hikâyesi

Türkiye’nin PISA karnesini tek bir dönemle değil, son on yılın eğrisiyle okumak gerekiyor. 2012’den 2015’e geçişte Türkiye tarihinin en sert düşüşlerinden birini yaşamış, matematik 448’den 420’ye, fen 463’ten 425’e, okuma ise 475’ten 428’e gerilemişti. Bu düşüş, dönemin OECD ortalamalarının (matematikte 490, fen ve okumada yaklaşık 493) hayli altında bir performansa işaret ediyordu.

2018’de kısmi bir toparlanma yaşandı (matematik 470, okuma 466, fen yaklaşık 468 puan), ancak bu kez 2022’de tekrar bir gerileme geldi: matematik 453’e (17 puan düşüş), okuma 456’ya (10 puan düşüş) indi; fen bilimleri ise 476 puanla nispeten korundu. 2022 raporları bu tabloyu “karmaşık” olarak nitelendirmişti; bazı alanlarda OECD ortalamasına yaklaşılırken matematikte belirgin bir kayıp söz konusuydu.

PISA 2025 ise bu dalgalı seyri kesintiye uğrattı. Türkiye, 203 okuldan 7.702 öğrencinin katıldığı sınavda üç alanda birden puanını yükseltti:

Alan2015201820222025OECD Ort. (2025)
Matematik420470453462463
Okuma428466456472461
Fen Bilimleri425~468476494482

Not: 2018 fen puanı, haber kaynaklarında verilen “2018’e göre 26 puan artış” ifadesinden geriye hesaplanmıştır.

2022’den 2025’e geçişte resmî olarak açıklanan artışlar fen bilimlerinde 18, okumada 16, matematikte 8 puan olarak duyuruldu. Türkiye bu artışla OECD sıralamasında da belirgin bir sıçrama yaptı: fen bilimlerinde 15, okumada 18, matematikte ise tüm katılımcılar arasında 11 basamak yükseldi. Sonuçta Türkiye matematikte OECD ülkeleri arasında 23., fen bilimlerinde 14., okuma becerilerinde ise 13. sıraya yerleşti; fen ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıkarken matematikte ortalamaya yaklaştı.

Asıl çarpıcı olan, bunun tek seferlik bir sıçrama değil, on yıllık bir eğilim olması: 2015’in dip noktasından 2025’e kadar Türkiye, matematikte 42, okumada 44, fen bilimlerinde ise 69 puanlık bir artış kaydetti. Haberlere yansıyan değerlendirmelere göre Türkiye, 2015-2025 arasında üç alanda birden anlamlı ve sürekli bir iyileşme gösteren tek OECD üyesi ülke oldu. Üstelik bu artış, OECD genelinde okuma ve matematikte “bugüne kadarki en düşük ortalamaların” kaydedildiği, düşük performanslı öğrenci oranının yüzde 16’dan yüzde 20’ye çıktığı bir dönemde gerçekleşti.

Bu değişim neden kaynaklanıyor?

Sonuçların açıklanmasının ardından gerek resmî kurumlar gerek bağımsız eğitimciler farklı açıklamalar öne sürdü; tablonun tek bir nedene indirgenmesi güç görünüyor.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın resmî açıklaması, başarıyı büyük ölçüde iki eksene bağlıyor: 2003’ten bu yana sürdürülen fırsat eşitliği politikaları sayesinde fiziki ve sosyal öğrenme ortamlarının OECD ortalamasının üzerine çıkması ve öğretmen niteliğindeki iyileşme hızının OECD ortalamasını aşması. Bu açıklamada dikkat çekici bir nokta, müfredat reformuna, yeni nesil sorulara ya da LGS’ye doğrudan bir atıf yapılmamış olması.

Bağımsız yorumcular ise daha çok boyutlu bir tablo çiziyor. Bazı eğitimciler, Türkiye’nin “hibrit bir model” geliştirdiğini, doğu kökenli akademik disiplini koruyup buna batılı beceri ve problem çözme yaklaşımını eklediğini öne sürüyor. Konuyu dört başlıkta özetleyen bir diğer değerlendirme ise şunları sıralıyor: MEB’in kendi sınav sistemini kademeli olarak PISA mantığına yakınlaştırması ve beceri temelli sorulara geçişi; ölçme-değerlendirme kapasitesinin merkezi biçimde güçlendirilmesi; özel eğitim sektörünün (dershane, kurs, yayınevi) PISA tarzı sorularla öğrencileri hazırlaması; ve üniversitelerdeki eğitim araştırmalarının hacminin artması.

Ekonomi yönetimi tarafında ise bu sonuçlar, son on yılda üç alanda da istikrarlı biçimde ilerleyen tek OECD üyesi olma vurgusuyla bir “başarı hikâyesi” çerçevesinde sunuldu.

Ancak tablonun gölgede kalan yanları da var. En çok öne çıkan uyarı, sınavdan önceki iki hafta içinde Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 53’ünün en az bir tam gün okula gitmediğine ilişkin veri; OECD ortalaması yüzde 22. Bazı yorumcular bunu, puan artışından daha ciddi bir yapısal sorun olarak değerlendiriyor. Ayrıca avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasındaki başarı farkının fen ve matematikte genişlediği, öğrencilerin yaklaşık üçte birinin hâlâ matematikte temel yeterlilik eşiğinin altında kaldığı belirtiliyor (yeterlilik oranları: matematikte yüzde 64, okumada yüzde 76, fen bilimlerinde yaklaşık yüzde 81). Bir başka deyişle ortalama yükselirken, bu yükselişin öğrenciler arasında eşit dağılmadığına dair güçlü işaretler var.

PISA 2025’in yeni eklediği “hesaplamalı problem çözme” alanında ise Türkiye’nin OECD ortalamasının belirgin biçimde gerisinde kaldığı (473’e karşı 500 OECD ortalaması) görülüyor. Bu da klasik alanlardaki yükselişin, dijital çağın gerektirdiği yeni beceri setine henüz aynı ölçüde yansımadığını gösteriyor.

LGS’deki “yeni nesil sorular” bu tabloyu ne kadar açıklıyor?

Bu sorunun cevabı, göründüğünden daha katmanlı. Türkiye’de “yeni nesil soru” kavramı, bağlam temelli, çok adımlı ve gerçek yaşam senaryolarına dayanan, ezbere değil yorumlama ve uygulamaya dayalı soru tipini tanımlamak için kullanılıyor; tam da PISA’nın ölçmeye çalıştığı beceri türüyle örtüşen bir yaklaşım. MEB, LGS için bu tarz örnek soruları yıllar içinde kademeli olarak yayımlayıp sınava dahil etti; dolayısıyla PISA 2025’e giren 15 yaşındaki öğrenciler, 8. sınıfta LGS’ye hazırlanırken bu soru tarzına belli ölçüde zaten maruz kalmış bir kuşak.

Ancak burada önemli bir zamanlama farkı var. Türkiye’nin müfredatını PISA ve TIMSS gibi uluslararası sınavların mantığına daha köklü biçimde yakınlaştırmayı hedefleyen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”, ancak 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ve yalnızca okul öncesi, ilkokul 1. sınıf, ortaokul 5. sınıf ile lise 9. sınıftan başlayarak kademeli şekilde uygulamaya girdi. LGS’nin kendisi ise 2026-2027’ye kadar mevcut formatını (90 soru, 100 dakika, merkezi çoktan seçmeli yapı) koruyacak; sınavın “bilgi ezberini değil beceri ve kavramsal anlamayı” ölçecek şekilde PISA/TIMSS modeline yaklaştırılması resmî planlamaya göre ancak 2028’den itibaren devreye girecek.

Bunun anlamı şu: PISA 2025’e giren öğrenciler, henüz bu köklü müfredat ve sınav reformundan geçmeden test edildi. Dolayısıyla gözlemlenen puan artışını doğrudan “Maarif Modeli”ne ya da 2028’de planlanan yeni LGS soru sistemine bağlamak, zamanlama açısından tutarlı değil. Daha isabetli okuma, LGS’de 2010’ların ikinci yarısından itibaren kademeli ve parça parça biriken “yeni nesil soru” pratiğinin (MEB’in örnek soru yayımları, öğretmenlerin bu formata alışması, özel sektörün bu tarz sorularla hazırlık materyali üretmesi) öğrencilerin PISA benzeri soru mantığına daha aşina büyümesine katkı sunmuş olabileceği, ama bunun tek başına açıklayıcı bir faktör olmadığı yönünde. Nitekim MEB’in resmî açıklamasının bu bağlantıyı öne çıkarmayıp öğrenme ortamları ve öğretmen kalitesine vurgu yapması da, kurumun kendisinin bile bunu birincil neden olarak sunmadığını gösteriyor.

Kısacası: LGS’deki yeni nesil soru dönüşümü muhtemelen destekleyici bir zemin oluşturdu, ancak asıl büyük dönüşüm, yani müfredatın ve sınav sisteminin PISA mantığıyla tam uyumlanması, henüz test edilen kuşağa ulaşmadı. Bu da 2028 sonrası PISA dönemlerinin, reformun gerçek etkisini görmek açısından çok daha belirleyici olacağına işaret ediyor.

Danimarka: “Tarihin en kötü sonuçları”

Türkiye’nin yükselişinin tam karşısında, PISA 2025’te en çok konuşulan tablolardan biri Danimarka’dan geldi. Yıllardır güçlü eğitim sistemiyle örnek gösterilen ülke, kendi basınında “kriz” ve “tarihin en kötü sonuçları” olarak tanımlanan bir tabloyla karşılaştı:

Alan20222025Değişim
Okuma489460−29
Matematik489471−19
Fen Bilimleri494478−16

Danimarkalı araştırmacılara göre bu düşüş yeni değil; ülke 2015’ten bu yana istikrarlı biçimde geriliyor, ancak 2022-2025 arasındaki 29 puanlık okuma düşüşü özellikle dikkat çekici. Bu düzeydeki bir kayıp, kabaca bir yıllık öğrenmeye denk sayılıyor.

Danimarka Eğitim Bakanlığı’nın öne çıkardığı açıklama teknoloji odaklı: akıllı telefonlar, internet ve uygulamaların ders içi dikkat dağınıklığına yol açtığı vurgulanıyor. Öğrencilerin yüzde 36’sı fen derslerinde, yüzde 32’si matematik derslerinde teknoloji kaynaklı dikkat dağınıklığı yaşadığını belirtirken, öğrencilerin yalnızca dörtte biri hiçbir zaman teknoloji yüzünden dikkatinin dağılmadığını söylüyor.

Danimarka’nın durumu, aslında OECD genelindeki daha büyük bir tablonun parçası: PISA 2025, birçok gelişmiş ülkede okuma ve matematikte tarihin en düşük ortalamalarının kaydedildiği bir dönem oldu ve düşük performanslı öğrenci oranı OECD genelinde yüzde 16’dan yüzde 20’ye yükseldi. Bu bağlamda Danimarka’nın yaşadığı gerileme, tek bir ülkeye özgü bir arıza değil, dijital dikkat dağınıklığı ve pandemi sonrası öğrenme kayıplarının iç içe geçtiği daha geniş bir OECD eğilimini yansıtıyor gibi görünüyor.

Sonuç: İki karşıt tablo, ortak bir uyarı

PISA 2025, Türkiye ve Danimarka özelinde birbirine taban tabana zıt iki hikâye anlatıyor: biri on yıllık dip noktasından toparlanan, diğeri yıllardır süregelen bir gerilemenin daha da derinleştiği bir ülke. Ancak her iki tablo da benzer bir uyarıyla bitiyor. Türkiye’de ortalama puanların yükselmesi, eşitsizliğin ve devamsızlığın çözüldüğü anlamına gelmiyor; dijital çağın yeni becerilerinde (hesaplamalı problem çözme gibi) geride kalınan alanlar hâlâ duruyor. Danimarka’da ise teknolojinin sınıf içi dikkat üzerindeki etkisi, güçlü bir eğitim sisteminin bile kırılgan olabileceğini gösteriyor. Her iki ülke için de asıl sınav, bir sonraki PISA döneminde, Türkiye’de müfredat reformunun asıl gövdesinin sınava girecek öğrencilere ulaştığı 2028 sonrası dönemde ortaya çıkacak.


Kaynaklar

Öznur Karaeloğlu

YAZAR

Öznur Karaeloğlu

Eğitimci ve yazar. 2007’den bu yana Mind On Method (Akıllı Okuma Sistemi) ile çocuklara, gençlere ve yetişkinlere hızlı okuma, okuduğunu anlama, dikkat ve odaklanma eğitimleri veriyor. 10 kitabın yazarı.

Ücretsiz okuma testini deneyin →

İlgili Yazılar

Okuma hızınızı ve okuduğunu anlama düzeyinizi merak ediyorsanız ücretsiz okuma testini çözebilirsiniz.

23

Related Posts

Sepetiniz

Kapat